Transandantal akım 18. yüzyıl rasyonalizmine karşı bir tepki ve 19’uncu yüzyıl düşüncesinin genel insancıl eğiliminin bir göstergesiydi. Bu akım dünyanın ve Tanrının birliğine olan temel bir inanca dayanıyordu. Her bireyin ruhunun dünyayla aynı olduğu, dünyanın birebir bir mikrokozmozu olduğu düşünülüyordu. Kendine güven ve bireycilik doktrini, bireysel ruhun Tanrı ile kendini özdeşleştirmesine olan inançla gelişti. Transandantalizm Boston’un 32 km batısında küçük bir kasaba olan Concord’la özel olarak ilişkiliydi. Concord eski Massachusetts körfez sömürgesindeki ilk denizden uzak yerleşme idi. Ormanlarla çevrili olan bu huzurlu kasaba, o zaman da ve hala bugün de gayet kültürlü olacak kadar Boston’daki konferans, kitapçı ve kolejlere yakın, ama sakin olacak kadar da uzaktı. Concord Amerikan Devrimi'nin ilk muharebesinin olduğu yerdi, Concord Hymn (Concord İlahisi) Amerikan edebiyatının en meşhur açılış dizelerinden birine sahiptir:
By the rude bridge that arched the flood
Their flag to April's breeze unfurled,
Here once the embattled farmers stood
And fired the shot heard round the world.
Concord hem ilk kırsal sanatçı sömürgesiydi, hem de Amerikan materyalizmine manevi ve kültürel bir seçenek önerebilen ilk yerdi. Burası entelektüel konuşmaların ve basit yaşantının yeriydi (burada Emerson ve Henry David Thoreau’nun ikisinin de sebze bahçeleri vardı). Concord denince en çok 1834’te buraya taşınan Emerson ve Thoreau akla geldi ama bu yer aynı zamanda romancı Nathaniel Hawthorne, feminist yazar Margaret Fuller, eğitimci (ve yazar Louisa May Alcott’un babası) Bronson Alcott ve şair William Ellery Channing’i de kendine çekti. Transandantal Kulübü 1836’da gevsek bir şekilde organize edildi ve değişik zamanlarda Emerson, Thoreau, Fuller, Channing, Bronson Alcott, önde gelen bir papaz olan Orestes Browson, Theodore Parker (kölelik karşıtı ve papaz) ve diğerleri buna dahildi.
Transandantalistler ve yayın hayatı kırk yıl süren ve ilk editörü Margaret Fuller ve daha sonra Emerson olan, üç ayda bir çıkan The Dial dergisini yayınladılar. Edebiyat kadar Reform çabaları da onları meşgul ediyordu. Transandantalistlerin önemli bir kısmı ayni zamanda kölelik karşıtı idi ve bazıları Brook Çiftliği (Hawthorn’un The Blithedale Romance adlı eserinde tarif edilir) ve Fruitlands gibi deneysel ütopyacı topluluklara dahil oldular.
Pek çok Avrupalı grubun tersine, Transandalistler hiçbir zaman bir Manifesto çıkarmadılar. Bireysel farkların, bireyin özgün bakış açısının üstünde durdular. Amerikan Transandantal Romantikleri radikal bireyciliği en uç noktalarına kadar zorladılar. Amerikan yazarları çoğu kez kendilerini toplumun ve alışılmış kalıpların dışında yalnız kaşifler olarak gördüler. Amerikan kahramanı – Herman Melville’in Kaptan Ahab’ı, ya da Mark Twain’in Huck Finn’i, ya da Edgar Allen Poe’nun Arthur Gordon Pym’i gibi - metafizik bir kendini keşfediş peşinde tipik olarak riskle, hatta belli bir yıkımla yüz yüze geldi. Romantik Amerikan yazarı için hiçbir ön kabul yoktu. Edebi ve toplumsal kalıplar, yardımcı olmanın tersine, tehlikeliydiler. Özgün bir edebi biçem, içerik ve ses – ve bunların hepsini aynı anda- keşfetmek yönünde muazzam bir baskı vardı. Amerikan yazarlarının bu zorluğun üstesinden gelebildikleri, Amerikan İç Savaşı'ndan (1861-65) önceki otuz yıllık dönem boyunca üretilen başyapıtlardan açıkça bellidir.
Ralph Waldo Emerson (1803-1882)
Döneminin hakim figürü olan Ralph Waldo Emerson’ın adeta dinsel bir misyon duygusu vardır. Pek çokları onu Hıristiyanlığı çarpıtmakla suçlasa da, onun bu konudaki açıklamasına göre “ iyi bir papaz olmak için kiliseyi bırakmak gereklidir”. Mezunu olduğu Harvard İlahiyat Okulu'nda 1838 yılında yaptığı konuşma onu 30 yıl boyunca Harvard’da istenmeyen kişi yaptı. Bu konuşmada Emerson kiliseyi “adeta Tanrı ölmüş gibi” davranmakla ve ruhu boğarken dogmayı öne çıkarmakla suçladı.
Emerson’ın felsefesine çelişik dendi ve onun mantıklı bir entelektüel sistem kurmaktan bilinçli olarak kaçındığı doğrudur çünkü böyle bir rasyonel sistem onun içgüdü ve esnekliğe olan Romantik inancına ters düşerdi. Kendine Güven (Self-reliance) adlı denemesinde Emerson der ki; “ Aptal bir tutarlılık küçük akılların gulyabanisidir. ”Oysa kendisi de doğadan esinlenen Amerikan bireyciliğinin doğuşu için yaptığı çağrıda çok tutarlıdır. Belli başlı fikirlerinin çoğu – yeni bir ulusal bakışa olan gereksinim, kişisel deneyimin kullanılması, kozmik bir üst-ruh fikri ve ikamecilik doktrini- ilk yayınladığı eseri olan Nature (Doğa, 1836) da öne sürülmüşlerdir. Bu deneme şöyle başlar:
Our age is retrospective. It builds the sepulchers of the fathers. It writes biographies, histories, criticism. The foregoing generations beheld God and nature face to face; we, through their eyes. Why should not we also enjoy an original relation to the universe? Why should not we have a poetry of insight and not of tradition, and a religion by revelation to us, and not the history of theirs. Embosomed for a season in nature, whose floods of life stream around and through us, and invite us by the powers they supply, to action proportioned to nature, why should we grope among the dry bones of the past. . . ? The sun shines today also. There is more wool and flax in the fields. There are new lands, new men, new thoughts. Let us demand our own works and laws and worship.
Emerson 16. yüzyılın vecize dahisi olan Fransız denemecisi Montaigne’i çok severdi ve bir keresinde Bronson Alcott’a Montaigne’inkiler gibi “eğlence, şiir, iş, ilahiyat, felsefe, anekdotlar, müstehcenlik dolu” bir kitap yazmak istediğini söyledi. Alcott’un soyut tarzının “bir adamın şapkasında, bir çocuğun kaşığında parlayan ışığı” atladığından şikayetçiydi.
Ruhsal imgelem ve pratik, vecizeli ifade Emerson’ı heyecan verici yapar; Concord transandantalistlerinden birisi onu dinlemeyi “bir salıncakla cennete gitmeye” benzetir. Ruhsal öngörüsünün büyük bir kısmı doğu dinlerine, özellikle de Hinduizm, Konfüçyüsizm ve İslam tasavvufuna dair okumalarından gelmektedir. Örneğin “Brahma” şiiri ölümlülerin sınırlı algılamalarının ötesinde bir kozmik düzeni öne sürmek için Hindu kaynaklarına dayanır.
If the red slayer think he slay
Or the slain think he is slain,
They know not well the subtle ways
I keep, and pass, and turn again.
Far or forgot to me is near
Shadow and sunlight are the same;
The vanished gods to me appear;
And one to me are shame and fame.
They reckon ill who leave me out;
When me they fly, I am the wings;
I am the doubter and the doubt,
And I the hymn the Brahmin sings
The strong gods pine for my abode,
And pine in vain the sacred Seven,
But thou, meek lover of the good!
Find me, and turn thy back on heaven.
Atlantic Monthly dergisinin ilk sayısında (1857) yayınlanan bu şiir en ulu Hindu tanrısı, evrenin ebedi ve sonsuz ruhu Brahma’ya yabancı olan okuyucuların kafasını karıştırdı. Emerson’ın okuyucularına tavsiyesi şuydu: “Onlara Brahma yerine Yehova demelerini söyleyin”.
Britanyalı eleştirmen Matthew Arnold, 19’uncu yüzyılda İngilizcede yazılmış eserlerin en önemlilerinin Wordsworth’ın şiirleri ve Emerson’ın denemeleri olduğunu söyledi. Çok büyük bir düz yazıcı-şair olan Emerson aralarında Walt Whitman, Emily Dickinson, Edwin Arlington Robinson, Wallace Stevens, Hart Crane ve Robert Frost’un bulunduğu uzun bir dizi Amerikan şairini etkiledi. Aynı zamanda John Dewey, George Santayana, Friedrich Nietzsche ve William James gibi filozofların felsefesini etkilediği de iddia edilir.
Henry David Thoreau (1817-1862)
Fransız ve İskoç kökenli Henry David Thoreau Concord’da doğdu ve burayı kalıcı evi yaptı. Emerson gibi, fakir bir aileden gelerek Harvard’da çalışarak okudu. Hayatı boyunca ihtiyaçlarını en basit düzeye indirerek çok az bir parayla geçinmeyi becerdi ve böylece bağımsızlığını korudu. Özünde, yaşamayı kariyeri yaptı. Asla taviz vermeyen birisi olarak hayatını her zaman katı ilkelerine göre yaşamayı denedi. Bu deneme pek çok yazısının konusuydu.
Thoreau’nun başyapıtı, Walden, or, Life in the Woods (Ormanda Yaşam, 1854) Emerson’a ait bir mülk içindeki Walden gölünde yaptığı bir barakada geçirdiği iki sene, iki ay ve iki günün sonucudur. Walden’da Thoreau bilinçli olarak bu zamanı bir yıl olarak biçimlendirir ve kitap mevsimleri sırasıyla usulca anımsatacak şekilde yapılandırılmıştır. Kitap aynı zamanda en basit dünyevi meseleleri önce ele alacak şekilde düzenlenmiştir (“Ekonomi” isimli bölümde bir barakayı inşa etmenin masraflarını anlatır). Sonuna gelindiğinde kitap yıldızlar üstüne meditasyon konularına ilerlemiştir.
Seyahat kitaplarını çok seven ve kendisi de birkaç tane yazan Thoreau, Walden’da bize daha önce hiçbir Amerikan kitabının yapmadığı kadar kendini keşfin iç sınırlarını açan bir “karşıt” seyahat kitabı verir. Thoreau’nun münzevi yaşamı kadar aldatıcı şekilde mütevazı olan bu kitap aslında iyi hayat klasik idealini yaşamak için bir rehber olmaktan aşağı kalmaz. Hem şiir hem felsefe olan bu uzun şiirsel deneme okuyucuya kendi hayatını gözden geçirmek ve onu dürüstçe yaşamak yönünde meydan okur. Çok ayrıntılı bir biçimde anlatılan barakanın yapımı ruhun dikkatlice inşası için somut bir mecazdır. 30 Ocak 1852 tarihli günlüğünde Thoreau tek bir yere kök salarak yaşamak konusundaki tercihini izah eder; “ Akli tamamen dağıtır diye çok seyahat etmekten veya meşhur yerlere gitmekten korkuyorum”.
Thoreau’nun inziva ve yoğunlaşma yöntemi Asya’daki meditasyon tekniklerine benzer. Bu benzerlik tesadüfi değildir; Emerson ve Whitman gibi, o da Hindu ve Budist felsefeden etkilenmişti. Emerson’la paylaştığı Asya klasikleri kütüphanesi sahip olduğu en değer verdiği şeydi. Eklektik tarzı Yunan ve Latin klasiklerinden de yararlanır ve berrak, cinaslı ve geç dönem Rönesans’ı İngiliz metafizik yazarları kadar zengin mecazlıdır.
Walden’da Thoreau sadece Transandantalizmin teorilerini sınamakla kalmaz, ayrıca 19’uncu yüzyıl toplu Amerikan deneyimini de yeniden canlandırır; batı sınırında yaşamak. Thoreau, onun katkısının el değmemiş doğa duyusunu dilde yenilemek olacağını hissediyordu. Günlüğünde 1851’den kalma tarihsiz bir kayıt var:
English literature from the days of the minstrels to the Lake Poets, Chaucer and Spenser and Shakespeare and Milton included, breathes no quite fresh and in this sense, wild strain. It is an essentially tame and civilized literature, reflecting Greece and Rome. Her wilderness is a greenwood, her wildman a Robin Hood. There is plenty of genial love of nature in her poets, but not so much of nature herself. Her chronicles inform us when her wild animals, but not the wildman in her, became extinct. There was need of America.
Walden ateşli bir İrlanda milliyetçisi olan William Butler Yeats’e The Lake Isle of Innisfree’yi (Innisfree Adası) yazmasında esin kaynağı oldu. Öte yandan Thoreau’nun Civil Disobedience (Sivil İtaatsizlik) adlı denemesi, hakkaniyetli bireyin hakkaniyetsiz kanunlara uymamasına olan ahlaki gereksinime dayanan pasif direnme teorisiyle, Mahatma Gandi’nin Hindistan bağımsızlık hareketine ve 20’inci yüzyılda Martin Luther King’in siyah Amerikalıların vatandaşlık hakları mücadelesine esin kaynağı oldu.
Ekolojik bilinci, her şeyi kendi yapma bağımsızlığı, kölelik karşıtlığına olan etik bağlılığı ve sivil itaatsizlik ve barışçı direniş politik teorisi yüzünden Transandantalistler içinde bugün en cazip olanı Thoreau’dur. Fikirleri hale yeniliğini korur ve keskin şiirsel stili ve yakın inceleme alışkanlığı hala moderndir.
Walt Whitman (1819-1892)
New York, Long Island’da doğan Walt Whitman parlak ve yenilikçi eserleri ülkesinin demokrat ruhunu ifade eden bir halk adamıydı ve boş zamanlarında da marangozluk yapardı. Whitman büyük ölçüde kendini yetiştirmişti. Whitman kendi kendini eğitmişti; 11 yaşında çalışmak için okulu bırakarak çoğu Amerikan yazarını İngilizlerin saygıdeğer taklitçileri yapan türden bir geleneksel eğitimden uzak kalmış oldu. Yaşamı boyunca yeniden yazıp gözden geçirdiği Leaves of Grass (Çimen Yaprakları, 1855) adlı eserinde bir Amerikalı tarafından yazılmış en özgün şiir olan Song of Myself (Kendimin Şarkısı) yer alır. Kitap popülerlik açısından çok başarılı olamamışsa da, Emerson ve diğer bir kaç kişinin bu cesur kitaba yağdırdığı heyecan dolu övgüler, Whitman’ın şair olarak sanatını kanıtlamıştır.
Onun tüm yaradılışı kutlayan öngörülü bir kitap olan Leaves of Grass‘ı (Çimen Yaprakları) Emerson’ın yazılarından, özellikle de esrarengiz bir şekilde Whitman’a benzeyen canlı, açık yürekli, evrensel bir şairi kehanet eden The Poet (Şair) adlı denemesinden esinlendi. Şiirin yenilikçi, kafiyeli olmayan, serbest vezinli biçimi, cinselliği kutlaması, canlı demokratik duyarlılığı ve şairin benliğinin şiirle, evrenle ve okuyucuyla bir olduğu şeklindeki aşırı romantik iddiası Amerikan şiirinin çizgisini kalıcı olarak değiştirdi.
Leaves of Grass Amerikan kıtası kadar engin, enerjik ve doğaldır; farkına varmadıysalar bile pek çok kuşak Amerikan eleştirmeninin aradığı destandı. Hareket, bir sabırsız müzik gibi, Song of Myself içinde dalgalanır.
My ties and ballasts leave me. . .
I skirt sierras, my palms cover continents
I am afoot with my vision.
Şiir bir sürü somut görüntü ve sesle dolup taşar. Whitman’ın kuşları şiirin alışılmış “kanatlı ruhları” değildir. Onun “sarı taçlı balıkçılı geceleri bataklığın kenarına gelir ve küçük yengeçlerle beslenir”. Whitman gördüğü veya hayal ettiği her şeye kendini yansıtır gibidir. O kalabalıktan birisidir, “macera ve kıyasıya pazarlık etmek için her limana seyahat eden, / kimseden aşağı kalmayacak kadar istekli ve dönekçe modern kalabalıkla birlikte acele, acele hareket eden.” Ama aynı miktarda da acı çeken bireydir; “eskilerin annesi, bir cadı gibi lanetlenmiş, çocukları izlerken kuru odunlarla yakılmış. . . . ben avlanan köleyim, köpeklerin ısırığından ürküyorum. . . ben göğüs kafesi kırık ezilmiş itfaiyeciyim. . . ”
Her yazardan fazla, Whitman demokratik Amerika mitini icat etti. “Dünya üstünde herhangi bir zamanda bütün uluslar içinde herhalde Amerikalılar en yüksek şiirsel mizaca sahiptir. Amerika temelde en büyük şiirdir“. Whitman bunu yazdığı zaman, Amerika’nın şiirsel olmak için fazla küstah ve yeni olduğuna dair genel kanıyı cesaretle tersyüz etmiş oldu. Tüm ulusların öncü ruha sahip insanlarından oluşan nüfusu ile özgür hayal gücünün zamansız bir Amerika’sını yarattı. Britanyalı romancı ve şair D. H. Lawrence ona, doğru bir deyimle, “açık yol” şairi diyordu.
Whitman’ın büyüklüğü, aralarında Crossing Brooklyn Ferry (Brooklyn Feribotu), Out of the Cradle Endlessly Rocking (Sonsuz Sallanan Beşikten Çıkış) ve Abraham Lincoln’un ölümü üzerine dokunaklı bir ağıt olan When Lilacs Last in the Dooryard Bloom’d (Kapıdaki Leylaklar Son Kez Açtığında) olan şiirlerinden pek çoğunda görülür. Sanayileşmenin “altın çağı” döneminin zapt edilmemiş materyalizmi sırasında yazılan uzun denemesi Democratic Vistas (Demokratik Manzaralar, 1871) bir diğer önemli eseridir. Bu denemede Whitman haklı olarak Amerika’yı alttan alta süregelen bir ”kuru ve düz Sahra” ruhunu maskeleyen “güçlü, çok kaynaklı zenginliği ve sanayi”si yüzünden eleştirir. Amerikan halkını canlandırmak için yeni bir tür edebiyat çağrısı yapar (“Kitabın bütün bir şey olmaya ihtiyacı yoktur, ama okuyucunun öyledir.”). Ancak nihayetinde, Whitman’ın ölümsüzlük için ana iddiası Song of Myself şiirinde yatar. Burada Romantik benliği şiirin bilinçliliğinin merkezine koyar:
I celebrate myself, and sing myself,
And what I assume you shall assume,
For every atom belonging to me as good belongs to you.
Whitman’ın sesi, yaradılışın canlı gücü ve birliğini ilanıyla modern okuyucuları bile ateşler. Whitman muazzam yenilikçiydi. Otobiyografi olarak şiir, ozan olarak sıradan Amerikalı, yaratıcı olarak okuyucu ve hala çağdaş bir keşif olan “deneysel” ya da organik biçim ondan çıktı.